Yankeski

Hoşgör Köftecisi Haziran 23, 2012

Filed under: Uncategorized — Jülide @ 8:04 pm

Geçtiğimiz günlerde Orhan Veli’nin bir öykü kitabı yayınlandı; “Hoşgör Köftecisi”. Arka kapaktaki tanıtım yazısı şöyle:

“Orhan Veli’nin hikayeleri, 1947-50 yılları arasında Tanin gazetesi ile Seçilmiş Hikayeler ve Yaprak dergilerinde yazarın sağlığında, William Saroyan’dan ‘serbest’ olarak çevirdiği hikâyesi ise ölümünden sonra Vatan gazetesinde (1952) yayımlanmıştı. Hikâyeler ilk kez bir kitapta toplanmış ve kitaba yazarın edebiyat hakkındaki küçük ama ilginç bir konuşması da eklenmiştir. Hoşgör Köftecisi okurlarının, ‘keşke genç yaşta kaybetmeseydik de, o güzel şiirler gibi bu güzel hikâyelerden de daha çok yazsaydı” diyeceğini düşünüyoruz.”

Kitapta Orhan Veli’nin yazdığı altı öykü var. Tıpkı şiirleri gibi, sade bir dille yazılmış, sürprizi olmayan, naif öyküler bunlar. Çok sevdiğim şiirleri de olduğu için, daha çarpıcı, güçlü öyküler bekliyormuşum demek ki, tuhaf bir hayal kırıklığı yaşadım. Öte yandan, şairimiz gerçekten de, “day dreamer” dedikleri cinsten, hülyalı bir adammış, kesin! Hani bıraksalarmış onu, bütün gün hülyalara dalsaymış, oturduğu yerden dünyaları dolaşsaymış, bence hayattan da başka bir beklentisi olmamış zaten.

Öyküleri, Orhan Veli’nin hayata bakışına dair önemli ipuçları sunması bakımından çok ilginç buldum. Özellikle, “Baharın Ettikleri” isimli öykü bunun iyi bir örneği. (Öykünün ismi bile, “Beni bu güzel havalar mahvetti…” şiirini anımsatıyor, aynı ilham perisinin mesaisi sırasında yazıldıklarını söylemek bilmem çok mu iddialı olur?) Bu öyküde, Orhan Veli, güzel bir havada, bir öykü yazmak niyetiyle alıyor kağıdı kalemi eline, düşünmeye başlıyor. Şöyle bir bölüm var:

“Acaba hikâye mi yazsam? Hikâyede konunun pek o kadar mühim olmadığını söyleyenler de çıktı. Ama ne olursa olsun, bir vaka lazım. O vakanın bir başı, bir sonu olması lazım. Üstelik vaka da, alışılmış bıkılmış vakalardan olmamalı. Küçük burjuvanın hayatını anlatan, onun zaaflarını, onun adiliklerini dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyecanları gibi gösteren hikâyelerden illallah dedik artık. Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin, başka sınıfların adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda. Geçenlerde bir kadın, “Benim için şiir,” diyordu, “beyaz bir otomobildir.” Biz, en küçük menfaatlerini bile korumaktan aciz zavallılar, nasıl onlarla bir oluruz. Biz, tanımadığımız o büyük sınıfın, o fakir sınıfın adamıyız. Ama tanımadığımız için de onlardan, onların hayatından bahsedemeyiz. Üstelik tehlikeli bir iş o. İnsana sol diyorlar, komünist diyorlar. İyisi mi, bir yazar hep suya sabuna dokunmayan yazılar yazalı. Ben de öyle yapacağım.”

Kitabın sonunda, Bahadır Dülger’in Orhan Veli’yle yaptığı bir röportaj var. Bahadır Dülger’in renkli bir kalemi var, iyi bir röportaj olmuş. Bu röportajda da şöyle bir bölüm var:

“Ondan, memlekette gelişmesini istediği edebiyatın hangi vasıfta olması lazım geldiğini öğrenmeliydim. Yeni bir sanat anlayışı içinde Türk şiirine istikamet verir gibi bir durum almış Orhan Veli’nin bu mevzudaki fikirleri alaka çekebilirdi. (BD) Sualime şöyle cevap verdi: – Ben sanatla edebiyatı birbirinden ayırıyorum ve şiiri sanata sokuyorum. Roman, hikâye ve tiyatro edebiyatın çerçevesi içine giriyor. Fikir sanatta yer alamıyor. Ama edebiyat, fikre dayanıyor. Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şey söylemesi lazım. Okur-yazarları halka götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunuluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım… Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir. Bizde bu telakkide bir edebiyat üzerinde çalışanlar var. Bunların birtakım kusurları göze çarpıyor. Henüz mükemmel değildirler. Fakat aynı yoldan yürüyecek olan edebiyatçılar bu işi daha mükemmel bir hale getirebilirler. Bunun için şartlardan bir tanesi de dilin konuşulan dilden azami derecede faydalanmak suretiyle zenginleştirilmesidir. Dili kelimelere karşılık bulmaktan ibaret sayan Dil Kurumu gibi müesseseler var, bunların yolu yanlıştır. Dilin zenginleşmesini müesselerden değil, sanat adamlarından beklemeliyiz.”

Orhan Veli duyarlı yapısıyla çevresindeki ıstırabı, talanı, sömürüyü tüm şiddetiyle hissetmiş ama ne “küçük burjuva” olmayı içine sindirebilmiş ne de işçi sınıfına dahil olabilmiş. Bir şeyler yapması gerektiğini, kalemini “fakir halk” için kullanması gerektiğini hissedip kıvranmış ama dilediği gibi yapamamış, şiiri, illa “fikir” beyan etmesi gerekmeyen sanat kapsamına alarak kendine korunaklı bir alan yaratmış.

Orhan Veli’yi, şiirlerinin dışında bir dünyada görmek, hatta sözünü ettiğim röportaj için bile okumaya değer bir kitap “Hoşgör Köftecisi”. http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=MTWC4YBOKK4KM6BR7JBU&searchstring=ho%C5%9Fg%C3%B6r köftecisi

 

Şahane Birey Ekim 31, 2009

Filed under: Uncategorized — Jülide @ 4:39 pm

palyacoSerdar Turgut’un Rojin’i dağa kaldırma fantezilerini anlattığı yazısından, yani son kepazeliğinden sonra çeşitli protesto eylemleri yapıldı, medyada pek çok şey yazıldı çizildi. Alper Görmüş’ün konuyla ilgili yazısından, yıllar önce Ümit Kıvanç’ın Serdar Turgut’u nasıl tanımladığını öğreniyoruz:

“Kendi dışındaki hiçbir şeye karşı sorumluluğu bulunmayan, herhangi bir ‘değer’e tâbi olmayan, tutarlı olması gerekmeyen, tek referansı kendi keyif, niyet veya çıkarı olan, bunları da canı istediğinde değiştirebilen şahane birey…”

Hani birisinden sırtınızı kaşımasını istersiniz; biraz daha sola, yok yok, aşağıya… hemen onun üstü… Hedef tutturulur, kaşıntı illeti tatlı bir keyifle giderilirse insan tarifsiz mutlu olur hani? Aynen onun gibi, onca zamandır beynimde tatlı tatlı kaşınıp duruyormuş meğer bir yer; tanımı okuyunca, oooh! Nasıl bir rahatlama hissi…

Sadece Serdar Turgut olsa! Dün de vardı bu şahane bireyler, yarın da olacaklar; hep çevremizdeler. Tanımı bulduk; onlardan korunup, marifetlerini etkisiz hale getirmek içinse kafa yormaya, uğraşmaya devam…

 

MERHABA! Ekim 30, 2009

Filed under: Uncategorized — Jülide @ 11:11 pm

YankeskiBlog maceram bitmek bilmiyor! Yıllar önce blogspot’ta bir blogla başlamıştım. Blog açarken en önemli dert aslında bir isim bulmaktır, teknik meseleler iyi kötü halledilir. İlk blog maceramda, gerçekten fi tarihi denilebilecek bir tarihte, emek emek html kodlayarak kurduğum kişisel siteye verdiğim, “Seyrüsefer” adını kullandım. Sonra, blogspot yetmez oldu, hazır bir grup arkadaşım ortak bir alanda yazmaya başlamıştı; onların yanına, www.yarattik.com/seyrusefer adresine taşındım. Çok sevdiğim bu blogda oldukça uzun bir süre yazdım. Sonra, kişisel blog yapısına pek benzemeyen, apayrı bir oluşum olan Fanzinci’ye dahil oldum; Fanzinci’nin “mutantlarından” biri olarak bir köşenin sorumluluğunu üstlendim. (more…)

 

Bir Dil, Bir İnsan

Filed under: Uncategorized — Jülide @ 10:40 pm

babelGeçtiğimiz günlerde Acıbadem’den Moda’ya gitmek üzere taksiye bindim. Acelem var, gözüm saatte. Şoför kendi halinde bir adama benziyor; aslına bakarsanız konuşkan olmaması ve yerli yersiz sohbet açmaya çalışmaması, kendisi hakkında olumlu düşünmem için yeterli. Radyonun kapalı olması da iyiye işaret, çok şükür bir pop müzik şaheserine maruz kalmıyorum. Dahası, adam arabayı karşılaştığım pek çok meslektaşına göre daha sakin kullanıyor. Eh, daha ne olsun! (more…)

 

Taze

Filed under: Uncategorized — Jülide @ 10:39 pm

darkOrtalık hafiften aydınlanıyor, güneş doğmak üzere…

Rıhtım Caddesi’ni dikine kesen sokak denize koşuyor. Hava serin, güneş Haydarpaşa’ya selam ediyor uzaktan. Denizle cadde arasındaki dolmuş duraklarında hafiften bir hareketlenme var, işlerine gitmek üzere yollara dökülen insanların gözleri uykulu, herkes kendi rüyasını görüyor. Sıradan bir Kadıköy sabahı daha, her an beklenmedik heyecanlar yavrulayabilecek kadar doğurgan, her tür kargaşayı anında yatıştırabilecek kadar şifacı. Rüya görenlerin hepsi biliyor bunu.

Ucundan deniz görünen sokaktaysa insanlar kapalı perdelerinin ardında uykularının son zerrelerini yudumluyorlar. Sokaklarını gece değil gündüz kullanır onlar, çoğu zaman hayatı da…

Geceleri sokağın efendileri başkadır, hepsi bilir bunu. (more…)

 

Bir Gün Herkes Macbeth Okuyacak

Filed under: Uncategorized — Jülide @ 10:38 pm

MacbethNTV’nin çizgi roman serisi yurt sathında büyük bir heyecanla karşılandı. Öyle ki, serinin ilk kitabı olan Macbeth arka arkaya üç baskı yaparak 30 bin sattı. Meğer üç tarafı sularla çevrili güzel yurdumuz derin bir çizgi roman ve Macbeth hasreti çekermiş, sağolsun NTV tam zamanında müdahale etti de rahatladık.

Şakası bir yana, gerçekten de üzerinde durup düşünülmesi gereken bir durum bu. Bugüne kadar, farklı çevirilerle farklı yayınevlerinden çıkan Macbeth’lerin toplamda 30 bin sattığını hiç sanmıyorum. Çizgi roman derseniz, onların da baskı sayıları ortada, 30 bin baskıyı hayal bile edemez yayınevleri. Ne var ki, ikisi bir araya gelince ortaya meşhur “sinerji” çıkıyor; baskı üzerine baskı yapılıyor.

Bir tuhaflık var ama nerede? (more…)

 

Dans, dans, dans!

Filed under: Uncategorized — Jülide @ 10:38 pm

dansİnsanın, müzik dinlerken ritm tutmasının nörolojik bir sebebi olmalı. Kimi zaman kafa sallayarak, kimi zaman ayağımızı yere vurarak ya da alkışlayarak katılıyoruz dinlediğimiz müziğe. Ergenlerin beyninde hafıza modülünün ketlendiğini bilimsel olarak ispatlayarak pek çok ergeni yetişkinlerin hışmından kurtaran nörologların eminim bu konuyla da ilgili diyecekleri vardır, hatta demiş bile olabilirler.

Beyin kıvrımları ve sinapsları bir yana bırakıp, ritim tutma meselesine biraz daha yaklaştığımızda durum şenleniyor. Görüyoruz ki bazen müzikle birlikte, sadece kafa sallamak ya da ayağı yere vurmakla yetinmeyip tüm bedenlerini hareket ettirmeye başlıyor insanlar. Kollar havaya kalkıyor, alkışlamanın biçimi değişiyor, ayaklar yerden kesilip doğal bir metronoma dönüşüyor; insanlar dans ediyor. (more…)

 

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.